Aralık 9th, 2009 by astroturk

Yukarıda, Mars atmosferinde tespit edilen metan gazının yoğunluğu gösteriliyor. Kırmızı bölgeler en yoğun, maviler ise en düşük yoğunluğu belirtiyor.

Araştırmacılar Mars’ta 1999, 2001 ve 2003 yıllarında geniş çapta metan gazı izine rastlamıştı. Fakat metanın kaynağı veya miktarı bilinmiyordu. Yeni yapılan bir araştırmayla seçenekler azalmış gibi gözüküyor.

Bazı araştırmacılar Mars metanın kaynağının düşen göktaşları olabileceğini düşünüyor.  Teorilerine göre, göktaşlarının düşerken ulaştığı yüksek sıcaklıklarda meydana gelebilecek kimyasal reaksiyonlarla, atmosfere metan ve diğer gazlar salınabilir.

Fakat yapılan yeni çalışma, Mars’a düşen göktaşlarının oluşturabileceği metanın çok küçük hacimde olacağını gösteriyor. Imperial Colloge London’da, meteor düşüşlerinin yaratıldığı laboratuvar ortamında, ortaya çok az miktarda metan çıkmış. Bilim insanlarının yaptığı hesaplamaların sonucu, Mars’ta her yıl yalnızca 10 kg metan oluşabileceğini gösteriyor. Bu miktar, Mars atmosferini dolduran 100 ile 300 ton arasındaki miktarın çok altında.

Araştırmayı yapan bilim insanları, varılan sonucun, 2018 yılında Mars’taki metanı ortaklaşa araştırmayı planlayan NASA ve ESA araştırmacılarına yardımcı olacağını düşünüyor.

Peki bu seçenek gerçekten elendiyse, geriye hangi ihtimaller kalıyor?

Dünya’da metanın (CH4) en büyük kaynağı oksijensiz ortamda gerçekleşen çürüme reaksiyonlarıdır. Evsel atıksular veya çöplerden elde edilebilen biyogaz aslında büyük ölçüde metandan oluşur.

Mars’ta metan bulgusu, araştırmacıları bu yüzden heycanlandırıyor. Çünkü metanın kaynaklarından bir tanesi yukarda bahsettiğim gibi organik süreçlerdir. Yani seçeneklerden biri canlılık!

Diğer seçenek ise volkanizmayla ilgili. Volkanik bölgelerde bulunan su da kimyasal reaksiyonlar sonucu metan oluşumuna sebep olabilir. Yani bu kinci sebep de bizi Mars’ta su bulunduğu ihtimaline götürüyor. Sonuçta Mars, NASA’nın Mars programının başında bulunan Michael Meyers’in dediği gibi bir şekilde aktif olabilir: organik veya volkanik olarak. İki seçeneğin de geçerli olmaması için bir sebep de yok elbette. Gelecekte yapılacak çalışmalar bu konuyu aydınlığa kavuşturacaktır.

Metan, Mars atmosferinde güneş ışınlarının etkisiyle gerçekleşen kimyasal reaksiyonlar sonucu sürekli olarak azaldığından ömrü çok uzun olmuyor. Bu yüzden gezegende bir metan birikimi olmuyor.

kaynak: universetoday.com- 1 | universetoday.com-2 |

Share
Aralık 3rd, 2009 by astroturk

Spirit, 6 yıldan beri ikizi Opportunity gibi Mars’ta geziniyor. Bunca uzaklıktan robotlar gezdirmek, hele ki misafirsever sayılmayacak bir gezegende, hiç kolay değil. Spirit, 2006 yılında ikizi kuma saplanıp kaldığından beri daha temkinli yürütülüyordu.

Resmi görevler süreleri (90 gün!) yıllar önce dolan robotlar, Mars’ın geçmişinde varolduğu umulan suyun, bugüne kalan izlerini arıyorlardı. Milyonlarca yıl önce kayıplara karışan suyun geçmişteki varlığını ele verebilecek şeyler ise, su ortamında oluşan mineraller. Gezegen bugün kuru görünse de bulunabilecek bu tarz mineraller, Mars’ın sulu geçmişini gün yüzüne çıkartabilir.

Antik bir göl yatağına inen Opportunity (Fırsat) için böyle bir ipucu bulma ‘fırsatı’ daha fazlaydı. Spirit’in işi ise daha zor. tekrarlanan meteor darbeleri sonucu açığa çıkan lav akıntılarıyla oluşmuş bazaltik alanında geziniyor.

Fakat kendisine daha az şans tanınan özgür ruh Spirit (Ruh), geçmişteki suyun izine sanılandan çok daha yakın olabilir. Hatta belki de tam üzerinde duruyor!

Spirit su varlığında oluşan bir mineral olan demir hidroksite rast geldi. tam bu sırada, küçük bir kraterin kenarında, gevşek toprağa battı. Battığı noktadan kurtulmaya çalışırken toprağı kazan tekerleği de bir başka ipucunu, sülfatları açığa çıkardı.

Volkanik bölgede sülfat varlığı akıllara sülfat içeren su buharı bacalarını getiriyor. Buhar, volkan varlığının güç verdiği hidrotermal hareketle bağlantılı. Suya delil olabilecek böyle bir yapı aynı zamanda mikrobiyal yaşamı destekleyebileceğinden ötürü de önemli.

Spirit’in buluşunu daha iyi inceleyebilmesi için öncelikle saplandığı yerdençıkması lazım. NASA Jet İtki Laboratuvar’ında mühendisler, Spirit’in haffi bir ikiziyle testler yapıyorlar. İkizinin daha hafif olmasının nedeni Mars’ın düşük çekim gücünü taklit etmek. Müendisler bu hafif gezgini, Spirit gibi kuma batırılıp ne  tarz bir manevra ile kurtulabileceğini görmeye çalışıyorlar.

kaynak: science@NASA (astronomidiyari.com adresinde Türkçesi var.) |

Share
Aralık 2nd, 2009 by astroturk

Tozlar dünyada mobilyalarımızın üstünde biriken, hapşırığa neden olan sinir bozucu şeylerdir. Kozmik tozlar da arkalarında bulunan manzaradan görünür ışığın geçmesini önleyerek astronomların çalışmasını engeller. Buna karşılık yıldız oluşum bölgesindeki tozlar üzerinde çalışmak, astronomlara yıldızları oluşturan maddelerin içeriğini ortaya çıkarmada yardımcı olur. Buradaki tozlar zaman zaman güzel pozlar da verebiliyorlar. Hubble Uzay Teleskobu, bu muhteşem manzaralardan bir tanesini daha görüntülemeyi başarmış:

Fotoğrafta, İris Bulutsusu adıyla da bilinen NGC 7023′ün detayları görülüyor. NGC 7023 bir yansıma bulutsusu. Üst tarafta gördüğünüz parlaklık, yakındaki HD 200775 isimli yıldızın ışınlarının, tozlar tarafından yansıtılmasıyla oluşuyor.

kaynak: universetoday.com | spacetelescope.org |

Share
Ekim 26th, 2009 by astroturk

Birleşik Devletler İnsanlı Uzay Planları Gözden Geçirme Komitesi veya diğer adıyla Augustine komisyonu nihai raporunu yayınladı. Raporda gelecek 15-20 yılı kapsayacak insanlı uzay çalışmaları için tek bir özel hedef yerine 5 esnek alternatif üzerinde durulmuş.

Ay’a geri dönüş ve Mars’a insan yollamak gibi iki zorlu ve pahalı görevden önce uygulanabilecek daha küçük çaplı projeler önerilmiş. Bunlar Ay ve Mars’ın çevresinde dönmek, bir asteroide, Phobos veya Deimos ‘a inmek gibi daha ufak çaplı projeler.

Şüphesiz bunun en önemli gerekçesi maliyetler. Raporda NASA’nın yıllık 3 milyar dolarlık ek kaynağa ihtiyacı olduğu belirtilmiş. Alçak dünya yörüngeleri için özel teşebbüslere vurgu yapılmakta. Şimdilik geliştirme safhasında olan özel şirketler önümüzdeki yıllarda, en azından alçak dünya yörüngelerinde etkilerini arttıracaklar.

İşte komisyonun beş alternatifi:

1. Diğer programlar olduğu gibi sürdürülür, fakat uzay mekiği programını 2011′e ve Uluslararsı Uzay İstasyonu (UUİ) 2020′ye kadar uzatılır. Fazladan kaynak olmadan, Ares roketleri 2020′ye kadar hazır olamazlar ve Ay’a gitmek için asla yeterli para olmaz.

2. Mevcut bütçe devam ettirilir, Ares I ıskartaya çıkarılır, Ares V’in hafif bir versiyonu geliştirilir (ağır Ares V’in 2/3′ü kadar) ve UUİ’nu 2020′ye kadar devam ettirmek için ekstra fonlar uzay istasyonuna kaydırılır. Ticari LEO (alçak dünya yörüngesi) insanlı uzay aracı satın alınır.

3. Yıllık 3 milyar dolar ek bütçeyle Ay’a gitmek için Constellation (takımyıldız) programını başlatımak. UUİ, 2025 yılına kadar Ay’a geri dönmeye imkan sağlamak için 2016′da yörüngden çıkartılmalı. Bunun anlamı istasyonun Mir’in kaderini paylaşması oluyor.

4. Yıllık 3 milyar dolar ek. UUİ 2020′ye kadar devam ettirilir ve Ay’a 2025 gidilir. Ağır yükseltme için ya Ares V Lite, veya Shuttle-C kullanılır.

5. Yıllık 3 milyar dolar ek. Uzay meekiği programı 2011′e, UUİ 2020′ye kadar sürdürülür. Ay’a ayak basmak yerine, yörüngesine gitmek tercih edilir veya Dünya’ya yakın cisimlere gidilir ve Mars’a gitmek için hazırlanılır. Ares V Lite veya EELV – Evolved Expendable Launch Vehicles (Geliştirilmiş Sarf Edilir Kalkış Aracı) kullanılır.

Görüldüğü gibi, mevcut kaynakları arttırılmadığı taktirde NASA’nın 15-20 yıl içersinde Ay’a gitmesi zor, Mars’a gitmesi ise hiç mümkün değil. NASA’nın kaynaklarının şu an için küresel mali kriz sebebiyle artmayacağı görülüyor.  Ekonomi düze çıktığında ise artıp artmayacağı, artarsa ne kadar artabileceği de belli değil. Bana kalırsa, dış borçlarla yürütülmeye çalışan ABD ekonomisi kolay kolay pahalı bir uzay programını destekleyemez.

Ay ve Mars’a insanlı seferlerin başlamasının tek yolu NASA’nın çokuluslu ortaklıklara girişmesi. Avrupa Uzay Ajansı (ESA), Rusya, Çin ve Hindistan’ın da ya teknolojik yetersizlik ya da ekonomik imkansızlıklar nedeniyle bu işi tek başlarına yapamayacaklarını düşünürsek ortaklık iyi bir seçenek olacaktır. Politik nedenlerle birden fazla ortaklık olması da ihtimaller dahilinde.

Share
Ekim 19th, 2009 by astroturk

LCROSS görevinin ardından dünyadaki teleskoplar, darbenin ardından yükselmesi beklenen toz bulutunu görüntüleyememişlerdi. Bu hayal kırıklığı ikinci uzay aracının çektiği görüntülerle bir nebze olsun hafifledi:

Ay’ın Cabeus kraterine ilk olarak Centaur roketi çarpmıştı. Uydumuzla çarpışmanın öncesinde rokete bağlı olan uzayaracı, çarpmasının ardından yükselecek ay tozlarını inceleyebilmek için, ondan ayrılmıştı. Yapılan incelemelerin sonuçlarından önce uzayaracının çektiği ve hem yer hem de uzay teleskoplarının görüntüleyemediği toz bulutunun görüntüsü yayınlandı. Araştırmacılar bu görüntüden yola çıkarak çarpma ardınan oluşan kraterin 28 m çapında olduğunu tahmin ediyorlar.

Yukarıdaki fotoğrafta toz bulutu son derece soluk biçimde gözüküyor. Çarpma öncesinde amatör astronomların dışında araştırmacılar da yerde ve uzaydaki profesyonel gözlem araçlarını [teleskopların listesi] Ay’a çevirmişlerdi. Hiçbir şey gözlenememesi ise herkesin hayallerini yıkmıştı.

LCROSS görevinin internet sitesinde, çarpma görüntüleri de yayınlanıyor.

Share
Ekim 11th, 2009 by astroturk

Bu yılın Nobel Fizik Ödülü, iletişim alanında çığır açan fiber optik kablonun mucidi Charles K. Kao ve sayısal görüntüleme teknolojisinin yapı taşlarından olan CCD (Charge-coupled devices) algılayıcısını ortaya çıkartan Willard S. Boyle ve George E. Smith tarafından paylaşıldı.

Yarı iletken algılayıcıların devreye girmesiyle görüntüleme teknolojisinde yeni bir çığır açıldı. Günlük alanda fotoğrafçılıkta etkisini son yıllarda hissettiğimiz (filmli makina kullanan  kaldı mı?) sayısal görüntüleme, diğer bazı bilim dallarının dışında, astronomide de kendine önemli bir yer edindi.

Gökbilimde yapılan gözlemlerin kayıtları önce kağıtlara aktarıldı. Galileo ve ondan sonra gelen gökbilimciler gördükleri cisimlerin neye benzediklerini kağıtlara çiziyorlardı. Fakat bu yolla hem insan gözünün kusurları hem de görülenlerin kağıda aktarılmasındaki farklılık nedeniyle, bu tarz kayıtların kişiden kişiye değişen, objektif  olmayan bir niteliğe  sahiptiler.

Işığı oluşturan fotonlarla tepkimeye girerek değişen kimyasallara sahip filmler ortaya çıkar çıkmaz astronomide kullanılmaya başladı. Fotoğraf sağladığı keskin doğrulukla, kişiden kişiye değişen kaydın yerini aldı. Kimi amatörler gördükleri şeyleri hâlâ kağıtlara aktarıyor olsalar da, bilimsel çalışmalarda çizim, çoktan terkedilmiş bir yöntem.

Filmli analog kayıttan sonra sahneye görüntüyü sayısal veriye çeviren CCD algılayıcılar çıktı ve bir devrim yarattılar. Elektronik algılayıcıları olmayan bir uzay teleskobu düşünmek mümkün değil. CCD’lerin yakalayıp, sayısal veriye çevirdikleri görüntüler kolaylıkla başka yerlere aktarılabiliyor. CCD algılayıcıları aynı zamanda insan gözünün algılayamadığı farklı dalga boylarındaki (kızılötesi, morötesi) ışınları da yakalayabilme kapasitesine sahipler.

kaynak: Cumhuriyet Bilim Teknoloji eki (9 Ekim) | nobelprize.org | blogs.physicstoday.org |

Share
Ekim 2nd, 2009 by astroturk

29 Eylül günü Merkür’le yakın geçiş yapan MESSENGER sondasının çeştiği yüksek çözünürlükteki görüntüler yayınlandı. Bu görüntülerden en ilgiç olanı, dev bir ayak izini andıran yukarıdaki krater kümesi. Spaceweather sitesinde haber koca ayak efsanesine atıfta bulunularak verilmilş. Diğer ilginç krater görüntüleri ise şunlar:

Gülen surat. Mars’taki yüz kadar yakışıklı değil, ama sempatik!

Çift krater. Resmin orjinali 400 metre/piksel ölçeğinde. Dıştaki kraterin çapı yaklaşık 160 kilometre ve görüntü 15.400 km irtifada yakalanmış.

MESSENGER yakın geçişi sırasında gezegenin daha önce görülmemiş binlerce kilometre karesinin detaylı fotoğraflarını çekti. Uzay aracı aynı zamanda Merkür’ün manyetik hortumları ve kuyruklu yıldız benzeri kuyruğuna ilişkin ölçümler yaptı.

kaynak: Spaceweather | messenger.jhuapl.edu/gallery/ |

Share
Eylül 29th, 2009 by astroturk

Siz bunları okurken muhtemelen, NASA’nın MESSENGER uzay sondası Merkür’e üçüncü ve son yakın geçiş yapmış olacak. Yakın geçiş, gezegenin kayaç yüzeyinin yalnızca 88 km (142 mil) üzerinde gerçekleşecek. Dünya’da uzayın sınırı 100 km olarak kabul ediliyor!

Şimdiye dek, gezegen yüzeyinin yüzde 90′ı görüntülendi. MESSENGER’dan önce Merkür’ün sadece yarısı biliniyordu. Gezegene yine 3 kez yakın geçiş yapan Mariner sondası tarafından gezegenin aynı bölgesini görüntülenmiş ve MESSENGER’a kadar geçen onlarca yıl boyunca bilim insanları bu bilgilerle yetinmek zorunda kalmıştı.

MESSENGER bu yakın geçişte, bir önceki geçişte elde edilen verilerle seçilen bilimsel olarak ilgi çekici hedeflerin yüksek çözünürlüklü, renkli görüntülerini yakalayacak.  Uzayaracı ayrıca gezegenin hiperaktif uzay havası hakkında da bilgiler sağlayacak.

Merkür’ün çok ince atmosferi de ilgi çekici gözlem hedefleri arasında. Güneş’e olan yakınlığından ötürü Merkür atmosferi, Dünya atmosferinin maruz kaldığından 15 kat daha güçlü güneş rüzgarı şoklarına maruz kalıyor. MESSENGER 2008 yılındaki yakın geçişinde,  gezegenlerarası boşluğa uzanan, bükülmüş manyetik alan demetlerinin oluşturduğu manyetik hortumlarla karşılaşmıştı.

Bu son yakın geçişin ardından, 2011′de, uzay arac Merkür’ün yörüngesine oturacak. Görevin yörünge safhasında asıl hedef yüzeyin bileşimini öğrenmek.

kaynaklar: spaceweather.com | science.nasa.gov/headlines/y2009/23sep_mercuryflyby3.htm | nasa.gov/mission_pages/messenger/media/final_pass.html

Share